Türkiye’de spor manşetlerini krizler, gözdağı veren demeçler ve spekülasyon yaratan tartışmalar belirliyor. Bu kaotik ve kronik ortam, medya endüstrisi için bir garanti içerik haline geldikçe başarılar ve ilham veren hikayeler gölgede kalıyor.
Türkiye’de spor sayfalarını açtığınızda, televizyon kanallarına ufak bir göz gezdirdiğinizde ya da sosyal medyada dolaştığınızda karşılaştığınız manzara hep aynı: Futbol. Transfer dedikoduları, hakem tartışmaları, kulüp başkanlarının demeçleri gündemi işgal ederken; voleybolda ve basketbolda kazanılan başarılar birkaç gün içinde manşetlerden veya etkileşimden silinip gidiyor. Oysa sahada gerçek başarıyı getiren, çoğu zaman futboldan çok diğer branşlar oluyor. Ama medya için başarıdan çok reyting önemli ve Türkiye’de reytingin adı hâlâ futbol.
Futbolun medya üzerindeki bu hegemonyası aslında bir alışkanlıktan çok yıllardır hüküm süren bir endüstri meselesi. 2000’lerde yüksek yayın ihalesi fiyatlarının ortaya çıkmasıyla içerikler geri dönülmez bir endüstri meselesine dönüştü. Milyarlarca dolarlık bu ticari makine; en çok tıklamayı ve izlenmeyi garanti ettiğinden, medya için en kolay ve en ‘güvenli’ içerik haline geldi.
Bu oturmuş düzen bizde büyük bir gündem hâli yarattığı için de çoğu toplumsal konuda bu araçla uyutulduğumuzu bile düşünüyoruz. Haberler, olaylar, durumlar değişse de kazanan futbolun görünürlüğü oluyor. Türkiye özelinde futbol bir gündem merkezi durumunda. Sonuçta gündemi belirleyen şey sahadaki performans değil, yapılan demecin ‘çarpıcılığı’, yarattığı yankı ve tabii ki kasadaki para oluyor. Bunun yanında taraftarların başarı ölçütü de bu durumla orantılı olarak futbolda daha ağır basıyor. Futbolda başarı gelmediği için başka branşları takip etmeye başlayan bir taraftar profili de var, başka bir branştaki uluslararası bir başarıyı futboldaki ulusal bir başarıyla denk tutan da.
Ancak bu dengesizlik, Türkiye’de spor kültürünü daraltıyor. Avrupa şampiyonu olan voleybol takımlarımızın haberleri birkaç dakika ile sınırlı kalırken, Süper Lig’de orta sıralardaki bir takımın dört büyükleri hedef alan açıklamaları dahi günlerce manşetleri süslüyor, programları meşgul ediyor. Basketbolda kazanılan EuroLeague kupası bile bir futbol kulübünün transfer çalımı kadar konuşulmuyor. Böylece başarı ölçütü değil, futbolun kendi içindeki kısır döngüleri ön plana çıkıyor. Oyunun kendisi seyir zevki açısından tartışmalı, kulüplerin borçları rekor seviyede. Buna rağmen medya hâlâ bütün ışıklarını futbola çeviriyor, reklam bütçeleri ve büyük sermaye hâlâ oraya akıyor.
Veriler Yalan Söylemez

İşin veri kısmına baktığımızda tablo daha da acımasız. 2023 Kadınlar Avrupa Voleybol Şampiyonası finali olan Türkiye-Sırbistan maçını TRT 1’de 7,5 milyon izleyici takip etti ve bu, futbol dışı bir branş için olağanüstü bir başarıydı (ortalama reyting: 9,9). Öte yandan, 23 Mart’ta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında başlayan ‘boykot’ günlerinde Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanan Ziraat Türkiye Kupası çeyrek final maçı %20,72 izlenme oranı ile ulusal bir finalin iki katından fazla reyting aldı. Bu oran futbolun sadece başarılıyken değil; tansiyonun yüksek olduğu, insanların eğlence sektöründen uzaklaştığı günlerde bir kupa maçı dahi olsa fenomene dönüştüğünü ve medyanın ışıklarını neden yalnızca buraya çevirdiğini gösteriyor.
Başka bir etkileşim örneği de sosyal medya platformu X’te var. Türk sporu için en büyük beğeni alan gönderi, bir transfer duyurusu. Fenerbahçe’nin Mesut Özil transferini duyurduğu gönderi, 512 bin beğeniyle zirvede. Tabii burada bu duyurunun öncesinde bir açıklama hazırlığı olduğu ve “Geldi, gelmek üzere, yola çıktı” haberleri de etkiliydi. Dolayısıyla bu haberler transferlerle ilgili beklenti yarattı. Ancak yine de bir transfer duyurusunun bu sayılara ulaşması çok şey anlatıyor.
Kitlelerin X platformunu kullanma alışkanlığını tam olarak saptamak mümkün olmadığı için birebir bir kıyaslama sayılmaz ama TVF’nin resmî hesabının Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonluğu için paylaştıkları ile, TFF’nin Milli Takımlar hesabının “EURO 2024’te Çeyrek Finaldeyiz!” gönderisi etkileşim olarak birbirine çok yakın durumda. Bu örnek bize durumu bütünüyle göstermiyor ama konunun ölçeğini anlamak için kullanılabilecek bir veri. Üstelik bu rakamları voleybol kitlesinin pik yaptığı yıllarda görüyoruz. Reklam bütçeleri ve büyük sermaye de haliyle başarıyı değil, bu garanti potansiyeli takip ediyor.
“Basketbol medyasını yok ettiler”

Panathinaikos ve A Milli Basketbol Takımı Antrenörü Ergin Ataman da geçtiğimiz günlerde Türkiye’de sporun ve medyanın durumuna değindi:
“Türk spor kamuoyunda basketbol medyasını yok ettiler. Türkiye’de bir futbol çılgınlığı var. Bu kadar yatırıma Avrupa’da gelen en ufak bir derece yok. Futbol takımları başarılı olamadı diye başkanları değişiyor, basketbol takımları Euroleague şampiyonu olmasına rağmen.”
Ataman’ın bu sözleri, verilerin arkasındaki medyatik tercih mekanizmasını özetliyor: Başarı bile görünürlük sağlamada yeterli olmuyor, çünkü medya sisteminin çarkı hâlâ futbol aktörlerinin elinde.
Medyayı, sadece reyting avına çıkmasıyla eleştirmek kolay. Ancak bu tercihin toplumsal bir maliyeti var. Voleybolcularımızın veya basketbolcularımızın uluslararası arenada elde ettiği zaferlerin yalnızca birkaç günlük ‘gurur’ haberine dönüşmesi, genç sporcular için gerekli olan rol model görünürlüğünü ortadan kaldırıyor. Başarılı sporcular manşetlerden silindikçe bu branşlara olan sponsor ilgisi azalıyor, kulüplerin ve altyapıların kasasına giren para düşüyor. Neticede, kısıtlı kaynaklara rağmen Avrupa şampiyonu yetiştirebilen bir ülkenin kendi başarı hikâyesini boğması gibi trajik bir durumla karşı karşıyayız. Reytingin adı hâlâ futbol olabilir; ancak başarının ve gerçek gururun adının artık değiştiğini medya ne zaman görecek?
Türkiye’deki bu durum, gelişmiş spor kültürüne sahip ülkelerle büyük bir tezat oluşturuyor. Örneğin Litvanya’da basketbol veya İtalya’da voleybol uluslararası başarılar kazandığında ana akım medya tarafından günlerce, haftalarca ulusal bir kutlama olarak ele alınıyor. Sporcular, siyaset ve iş dünyasının önüne geçerek gerçek anlamda rol model haline geliyor. Oysa Türkiye’de sahada şampiyonluk getiren başarı anları bile futbolun kronikleşmiş borçlarının, rakibe gözdağı verilen açıklamaların ve bitmek bilmeyen transfer dedikodularının gölgesinden kurtulamıyor.
Medyanın ışıklarını futbola çevirmesinin asıl ironisi buradadır: Futbol endüstrisi, kendi içerisinde borç rekorları kırarken, sahadaki oyun kalitesi seyir zevki açısından düşüşteyken ve sürekli tartışma yaratmasına rağmen gündemi belirlemeye devam ediyor. Yani medya aslında başarılı olanı değil, problemli olanı parlatıyor. Başarısızlık ve sürekli kriz hali, reytingi daha çok artırıyor. Bu kısır döngü Türkiye’de spor gündemini olması gerekenden değil, tartışma ve kavganın getirdiği gürültüden ibaret hale getiriyor. Bu durum yalnızca spor haberciliğinin değil, Türkiye’deki genel medya yönetimi anlayışının bir özeti.

Bir yanıt yazın